3I/ATLAS: Gerçek Bir Bilimkurgu Hikâyesi mi?

14–21 minutes

Merhaba, ben Merve. Fizik öğretmeniyim. Benim için bir güvenilir bilgi, her şeyden önemli, iki, kadınların ve kız çocuklarının bilim dünyasında görünür olmaları. Üreten, yöneten, keşfeden, yüksek sesle konuşan bir konumda olmaları çok önemli. Bu yüzden buradayım. Siz de benim gibi olan biten olayların bilimini gerçekten anlamak istiyorsanız, kanala abone olmayı ve bildirimlerinizi açarak yeni videolardan haberdar olmayı unutmayın. birlikte bilimi laboratuvardan sokaga taşıralım! Hepimizin ulaşabileceği yere.

Son birkaç haftadır, nereye baksam herkes aynı şeyi konuşuyor. YouTube’da, İnstagram’da, haberlerde… bir kuyruklu yıldız. 3I/ATLAS. Bütün dünya sanki aynı şeye kilitlenmiş, herkes elindeki işi gücü bırakmış, bir şeyler anlatıyor, videolar yapıyor, tahminlerde bulunuyor. Peki bu kadar konuşulan şey ne? Neden bu kadar olay oldu, bu kadar gürültüye değecek kadar önemli mi? Hızlıca bakalım:
-Verilere göre bu cisimde nikel net biçimde görülüyor ama demir yok. Hiç yok. Şimdi bu, kulağa küçük bir detay gibi gelebilir ama aslında çok garip. Çünkü doğada bu iki element birlikte oluşur. Yani biri varsa, diğeri de olmalı. Yıldızların içindeki nükleer reaksiyonlar böyle çalışır. Saf nikel… yani doğada saf altın bile zar zor bulunur, saf nikel nasıl olur?
-Cismin etrafında belirgin bir gaz ve toz bulutu var — biz buna koma diyoruz. Yani tıpkı bir kuyruklu yıldız gibi görünüyor. Ama işin garibi, yapılan ölçümlerde beklenen tipik kuyruklu yıldız gazları yok! Normalde bu tür cisimlerde suyun izleri (OH) ya da karbonlu bileşiklerin habercisi olan CN molekülleri hemen çıkar. Buradaysa hiçbiri yok. Görünürde aktif, yani parlıyor, ama davranışı kuyruklu yıldızlara uymuyor.
-Yörüngesi: cismin ilerlediği yol Güneş Sistemi’nin düzlemine neredeyse tam hizalı ama ters yönde. Böyle bir şeyin rastgele olma ihtimali — yüzde 0.2 civarı. Bu yörünge, güneş sistemini gözetleyip “ne olup bitiyor oralarda bi bakalım” uydusu için kusursuz bir rota olurdu — eğer birileri Güneş Sistemi’ni uzaktan izlemek istiyorsa tabii.
-Cisim Mars, Venüs ve Jüpiter’e olağandışı bir şekilde yakın geçiyor. Tek bir rotada bu kadar denk gelme olasılığı yüzde sıfır nokta sıfır sıfır beş. Hadi ama, bu kadar tesadüf olur mu?
-Ve en çarpıcısı — günberi, yani güneşe en yakın olma zamanı olabilecekler. 29 Ekim 2025. 29 Ekim 2025 tarihinde tam da biz Cumhuriyetimizin 102.yılını kutlarken 3I/Atlas güneşe en yakın konumunda olacak. O an, Dünya’dan bakıldığında cisim Güneş’in arkasında olacak. Yani o sırada gözlemlenemeyecek. Eğer biri orada bir şey yapmak isteseydi — mesela hızını azaltıp Güneş Sistemi’nde kalmak gibi “ters Oberth manevrası”— bundan daha iyi bir zaman olamazdı. Kusursuz bir fırsat.
Bir bilimkurgu çekmek isteseydim tam böyle yazardım. Filmden bahsediyorum. Yani kafamdan kurgu sallasaydım mesela ben. Ama bunların hepsi gerçek, e o zaman bu kadar gündem olması da normal yani? Mi?
Hadi kahvemizi bir alalım, tüm bunlar ne demek birlikte anlayalım, bakalım ne olup bittiğine, en son karar veririz.

Eski Kuyruklu Yıldızlara Bir Bakış
Güneş Sistemi’nin sessiz bir köşede, kendi halinde döndüğünü düşünürüz genelde. Ama ben hiçbir zaman buna inanmadım. Bana kalırsa biz, yıldızlararası bir akıntının kenarındayız. Bazen o uzak denizlerden kıyımıza bir şişe vurur; içinde toz, metal, buz değil, zaman taşır. Yakın geçmişte iki tane bulduk. Şimdiyse üçüncüsü geldi. Ve bu seferki, herkesin ilgisini garip bir biçimde üstüne çekti. Ben de merak ettim. Gerçekte ne biliyoruz bu cisim hakkında?
3I/ATLAS’tan önce iki misafirimiz olmuştu: 1I/ʻOumuamua ve 2I/Borisov. “I” harfi yıldızlararası anlamına geliyor, “ATLAS” ise onu keşfeden teleskobun adı. Uzun hali Asteroid Terrestrial-impact Last Alert System. Yani dünyaya yaklaşan gök cisimlerini fark etmek için kurulmuş bir sistem. Ama kimse beklemiyordu ki, o sistem bir gün bize bu kadar uzaktan gelen bir cismi gösterecek. Yıldızlar arasından!
Şimdi bu üçüncü misafiri anlamak için önce ailenin ilk üyesine, ʻOumuamua’ya bakalım.

I/ʻOumuamua
2017’de keşfedildi. İsmi, Hawaii dilinde “öncü” anlamına geliyor. Gerçekten de öyle çünkü kimse böyle bir şeyin var olabileceğini bile düşünmemişti. Uzun, ince, sanki gökyüzünde savrulan bir puro. Dönüyor ama etrafında hiçbir kuyruk yok. Kuyruksuz bir kuyruklu yıldız — kulağa saçma geliyor, değil mi?
Normalde bu tür cisimler Güneş’e yaklaştıkça ısınır, içlerindeki buz süblimleşir; yani katı hâlden doğrudan gaz hâline geçer. Bu gaz, beraberinde toz parçacıklarını sürükler ve cismi çevreleyen o parlak bulutu oluşturur.
Genelde bu süreç, cisim Güneş’e üç astronomik birim kadar yaklaştığında başlar. Bir astronomik birim, yani AU, Dünya ile Güneş arasındaki ortalama mesafedir, yaklaşık 150 milyon kilometre.
Buna “koma” diyoruz — kuyruklu yıldızları kuyruklu yapan şey de budur. (Bu arada: kuyruklu yıldızlar aslında yıldız değildir.) Ama bu cisimde hiçbir şey yoktu. Sanki biri uzaydan bir taş atmış, o da dönerek aramızdan geçmişti.
Oumuamua Güneş Sistemi’nin dışından gelmişti, saatte yüz bin kilometreyi aşan bir hızla içeri girmiş (≈ 26 km/s), Güneş’in etrafında dolanıp çıkmıştı. Şekli 6:6:1 oranında yassıydı — yani basık, düz bir şekli vardı, 400 metre uzunluğunda ama bir krep kadar ince. Dönerken parlayıp sönüyor, bir türlü sabit kalmıyordu.
Bilim insanları onun hareketinde alışılmışın dışında bir ivmelenme fark etti. Sadece kütle çekimiyle açıklanamayan bir hızlanma. “Non-gravitational acceleration” dediler buna.
30 sigma seviyesinde ölçülmüştü. Sigma, bir ölçünün ne kadar kesin olduğunu anlatır; 5 sigma değeri “tesadüfi olma olasılığı çok çok düşük, artık bu gerçek” diyebiliriz, 30 sigma ise neredeyse tartışmasız.
Bu farkı açıklamak için türlü hipotezler ortaya atıldı.
Kimi dedi ki, belki görünmez, toz bırakmayan egzotik buzlar vardı, hidrojen veya azot gibi, süblimleşirken fark edilmeden itme yaratmış olabilirler.
Kimi de “belki de cisim o kadar inceydi ki, Güneş ışığının basıncı bile yeterli oldu” dedi.
Daha sonra yapılan yörünge analizleri, onun Ülker yönünde, yani Yedi Kız Kardeş yıldız grubuyla aynı akışta hareket ettiğini ortaya koydu. Ülker’i çıplak gözle görebiliriz, o parlak mavi yıldız topluluğu işte. Astronomide bu bölgeye “Pleiades hareketli grubu” deniyor.
Galaksinin sarmal kolları yıldızları zaman zaman aynı akışta toplar, sonra dağıtır. Tıpkı rüzgârla aynı yöne savrulan yapraklar gibi. ʻOumuamua da o akıntının bir parçasıymış gibiydi. Yaşıysa yaklaşık bir milyar yıl olarak tahmin ediliyor; bu da diğer yıldızlararası cisimlere göre oldukça genç bir yaş demek.

2I/Borisov
Sonra ikinci bir ziyaretçi geldi. 2019’da, Kırım’da yaşayan amatör bir astronom, Gennadiy Borisov, teleskobunda küçük bir ışık noktası fark etti. İsmini koymak kolaydı. 2I/Borisov dediler — keşfeden kişinin soyadı. Bu kez işimiz daha kolaydı çünkü ‘Oumuamua’ gibi tuhaf değildi. Borisov bildiğimiz türden bir kuyruklu yıldızdı. Teleskoplar gaz ve tozdan oluşan bir komayı net biçimde gösteriyordu. Tam bir “Güneş Sistemi tarzı” davranışı.
Ama sonra bir detay, her şeyi değiştirdi. Bu yıldızın kimyası alışılmadık derecede farklıydı. Normalde kuyruklu yıldızlarda bol miktarda su buzu olur, fakat Borisov’da karbonmonoksit oranı çok yüksekti. Bu, onun çok daha soğuk bir yıldız sisteminde doğduğunu gösteriyordu. Çekirdeği küçüktü — yarım kilometre kadar. Ama gaz çıkışı güçlüydü, bu yüzden Güneş’e yaklaşırken kuyruk oluşturdu. Saniyede 32 kilometre hızla geliyordu, ‘Oumuamua’dan biraz daha hızlı. Yörüngesi daha düzgün, daha tahmin edilebilirdi. Güneş’in çevresinde bir yay çizip sonra uzaklaştı. Hesaplamalar, onun Koma Berenices hareketli grubuyla aynı yönde ilerlediğini gösterdi. Bilim insanları Borisov’un yaşını yaklaşık 3,8 milyar yıl olarak hesapladı. Doğal bir kuyruklu yıldızdı ama bizim güneş sistemimize ait değil! Kendi kimyasıyla bize başka yıldız sistemlerinin de birbirinden ne kadar farklı olabileceğini hatırlattı.

Gaia Misyonu
Tam bu noktada Gaia Misyonu’ndan söz etmek güzel olur diye düşünüyorum 🙂. Avrupa Uzay Ajansı’nın en büyük projelerinden biri bu. Ama sıradan bir teleskop değil; Gaia, Samanyolu’nu adeta bir “Google Maps” gibi haritalıyor. Bir milyardan fazla yıldızın yerini kaydetmiş durumda. Sadece konumlarını değil, ne kadar hızlı hareket ettiklerini, hangi elementlerden oluştuğunu, ne kadar yaşlı olduklarını da ölçüyor.
Bu veriler, sadece yıldızların değil, yıldızlararası cisimlerin de peşine düşmemizi sağlıyor. Bilim insanları diyor ki, “Eğer bu cisimler rastgele gelmiyorsa, belli bir yönleri olmalı.” O yön de genelde Güneş Apeksi. Güneş Apeksi, Güneş Sistemi’nin galaksideki hareket yönü. Hani arabayla giderken yağmur hep ön cama vurur ya, aslında her yerden yağıyordur ama bize hep gidiş yönümüzden geliyormuş gibi görünür. Güneş Sistemi de Samanyolu’nda hareket ederken, yıldızlararası cisimler hep bu yönden geliyormuş gibi görünür.
Ayrıca, bu model, sadece yönü değil, yapıyı da tahmin ediyor. Güneş Apeksi’nden gelenlerin daha kayalık, yani suyu az; diğer yönlerden gelenlerinse daha buzlu, yani donmuş yapıda olma olasılığı yüksek.

3I/ATLAS
Şimdi geldik 3I/ATLAS’a. Yani kıyımıza vuran son şişeye. Ama bu sefer işler biraz farklı. 3I/ATLAS, Güneş Apeksi yönünden gelmiyor. Yani alıştığımız rotadan değil, başka bir yıldız soyundan, başka bir hikâyeden gelmiş. Artık esas meseleye bakma zamanı.
Sıkılmadınız değil mi? Bazen kendimi bütün bu gökyüzü hikâyelerinin olduğu bir belgeselin içindeymiş gibi hissediyorum. İnanılmaz bir serüven. Bir de şu an yanımda Haluk Bilginer olsaydı ve seslendirseydi… ah, o zaman her şey bambaşka olurdu. Ama neyse, gelin şimdi bu “magazinel” kuyruklu yıldıza bir bakalım.
3I/ATLAS, 1 Temmuz 2025’te, Şili’deki ATLAS projesi tarafından keşfedildi. Keşif anında 17.8 kadir parlaklığında ve Güneş’ten 4.5 AU, Dünya’dan 3.5 AU uzaktaydı.
“Kadir” astronomide bir parlaklık birimi; bu sayı küçüldükçe gökcismi daha parlak oluyor. Mesela 1 kadir çok parlak bir yıldızı, 17.8 kadir ise ancak güçlü teleskoplarla görülebilecek sönük bir nesneyi anlatıyor.
Sonra Californa’da, bir başka gözlem evindeki Zwicky arşivinde daha eski gözlemler bulundu ve hiperbolik bir yörüngesi olduğu kesinleşti. Yani yıldızlararasından geliyordu.
Bu doğrulanınca dünya üzerindeki bütün teleskoplar ona çevrildi. Kanada-Fransa-Hawaii Teleskobu çekirdeğin çevresinde soluk bir koma gördü.
Avrupa Güney Gözlemevi’nin dev teleskopları, nesnenin sıradan bir kuyruklu yıldız olmadığını gösterdi. Işığı eşit dağılmıyor, çevresindeki gazlar da beklenenden farklı davranıyordu — bilim insanları, içeriğinde hidroksil (OH) ve siyanür (CN) gibi moleküllerin izlerini buldu. Ama yukarda en baştaki 2.maddede yok demiştik hatırlıyor musunuz? demek ki ihtiyacımız olan şey zaman mıymış?
OH grubu, yani hidroksil, suyun (H₂O) bir parçası. Uzayda OH görmek, orada suyun varlığına ya da geçmişte suyun etkisine dair bir işarettir.
CN siyanür, evet, kulağa tehlikeli geliyor çünkü dünyada gerçekten zehirli bir bileşik. Ama uzayda CN molekülünü görmek, yaşamın yapı taşlarını oluşturan karbon ve azotun bir arada bulunduğu anlamına gelir. Yani ölümle özdeşleştirdiğimiz bu madde, kozmik ölçekte yaşamın habercisidir.
Diğer gözlemevleri de katıldı bu şölene (Mısır’daki Kottamia, Palomar ve Apache Point gözlemevleri fotometrik ölçümler yaptı; Keck ve JCMT teleskopları ise spektroskopik verilerle kompozisyonunu inceledi).
Ve sonra Mars yakın geçişi. Ekim 2025. Mars’a yakın geçiş sırasında ESA’nın ExoMars ve Mars Express araçları komayı binlerce kilometre genişliğinde görüntüledi. O anda uzayda sessiz bir ışık yayılıyor, biz de ona bakıyorduk. Şimdi Europa Clipper, Hera, Juno, JUICE derken herkes bu ışığın ardına düştü. Bu gözlemler, bir noktanın arkasında saklı olan hikâyeyi yavaş yavaş ortaya çıkarıyor.

Şimdi gelelim 3I/ATLAS’ın yörüngesine
Dikkatiniz bende mi? Bakın buralar çünkü gerçekten etkileyici.
3I/ATLAS’ın yörüngesi aşırı derecede hiperbolik. Yani Güneş’in çekiminden tamamen kurtulacak kadar hızlı. İlk ölçümler dışmerkezliği yaklaşık 6.1 (e ≈ 6.1) olarak verdi.
Bir cismin yörüngesi genellikle elips şeklindedir — yani tam daire değil, biraz uzamış bir oval gibi. “Dışmerkezlik” dediğimiz şey, o elipsin ne kadar uzadığıyla ilgilidir. Dışmerkezlik 0 olursa, yörünge tam dairedir. 1’e yaklaştıkça yörünge daha uzar, yani elips incelir. 1’den büyükse, iş değişir: o artık elips değil, hiperbolik bir yörüngedir.
Sonsuzdaki hızı 58 kilometre saniye civarında, yani oldukça yüksek.
Şimdi gelelim şu yörünge meselesine. 3I/ATLAS’ın yörünge eğimi yaklaşık 175 derece (i ≈ 175°). Basitçe anlatayım: “Yörünge eğimi” dediğimiz şey, bir cismin Güneş’in etrafında hangi açıyla döndüğünü gösteriyor. Normalde bütün gezegenler —Dünya, Mars, Jüpiter hepsi— Güneş’in çevresinde aşağı yukarı aynı düzlemde dönüyorlar. Bu düzleme “Ekliptik Düzlem” deniyor, yani Güneş Sistemi’nin ana diski.
Bunun nedeni, 4,5 milyar yıl önce Güneş Sistemi dev bir gaz ve toz bulutuyken her şeyin birlikte dönmesiydi. O bulut çökerken Güneş merkezde doğdu, gezegenler de o dönüş hareketinden doğdu. Bu yüzden hepsi aynı yönde dolanıyor, çünkü aynı hikâyenin parçaları. Ama her hikâyede istisnalar olur. Venüs mesela, kendi etrafında ters dönüyor. Uranüs yan yatmış.
Neyse, Şimdi eğer bir cismin yörüngesi bu düzleme tam paralelse, eğimi 0 derece olur. Biraz eğikse, örneğin 10° ya da 30°, o zaman “eğimli” bir yörüngesi var deriz. Ama 3I/ATLAS’ın eğimi 175° — bu şu anlama geliyor: neredeyse aynı düzlemde ama tam ters yönde dönüyor. Astronomlar buna “retrograd hareket” diyor.
Boyutuna bakınca, şimdiye kadar gördüğümüz hiçbir yıldızlararası cisme benzemiyor. Çekirdeği en az 5 kilometre genişliğinde, yani koca bir dağ kadar! Kütlesi ise inanılmaz: yaklaşık 33 milyar kilogram. Karşılaştırmak gerekirse, Oumuamua’dan elli kat, 2I/Borisov’dan ise beş kat büyük.
Böylesine dev bir cismin dönme hareketini ölçmek kolay değil. Ama yapılan gözlemler ışığında parlaklığının 0.2 kadirden az değiştiği görülüyor, yani parlaklığının neredeyse hiç değişmediği görülüyor.
Astronomide bir gökcisminin dönüp dönmediğini anlamanın en yaygın yollarından biri, parlaklık değişimini (ışık eğrisini) ölçmektir. Bir cisim kendi etrafında dönerken, yüzeyindeki farklı bölgeler (örneğin parlak buzlu alanlar ya da koyu tozlu alanlar) sırayla bize döner. Bu da gözlenen toplam parlaklığın periyodik olarak artıp azalmasına neden olur. Bu değişim miktarı, cismin şekli ve yüzey yapısı hakkında bilgi verir. Örneğin:
– Eğer cisim uzun ve şekilsizse, döndükçe farklı miktarda ışık yansıtır; parlaklığı belirgin biçimde değişir.
– Ama 3I/ATLAS gibi bir cisimde parlaklık değişimi sadece 0.2 kadirden azsa, bu iki olasılıktan birine işaret eder:
Cisim neredeyse küresel, yani döndükçe görünümü pek değişmiyor.
Ya da yüzeyi bir gaz ve toz bulutuyla (koma) kaplı; bu bulut, dönmenin yarattığı parlaklık farklarını “maskeliyor.”
1I/‘Oumuamua’nın ışığı 3.5 kadir değişiyordu; düşünün, bu fark neredeyse sessizlik ile fırtına arasındaki kadar büyük. Bakın, bu ayrıntı ‘Oumuamua’nın ne kadar tuhaf olduğunu gösteren en güçlü ipuçlarından biriydi. Bir cismin parlaklığının 3.5 kadir değişmesi demek, bize doğru yansıttığı ışığın yaklaşık 25 kat artıp azalması anlamına gelir. Bu, inanılmaz büyük bir fark! Normalde bir kuyruklu yıldız ya da asteroitte böyle bir oynama görmezsin.
Bu kadar büyük bir parlaklık değişimi şu anlama gelir:
Cisim dönüyor, ama şekli oldukça uzamış — neredeyse bir puro ya da pizza hamuru gibi ince ve uzun. Döndükçe geniş yüzeyi bize daha fazla ışık yansıtıyor, sonra dar kısmı dönüp karşımıza gelince ışık azalıyor. Yani tıpkı dönen bir çubuğun farklı açılardan farklı görünmesi gibi. İşte bu yüzden ‘Oumuamua’ astronomide sadece ilk yıldızlararası obje olmasıyla değil, şekliyle de fark yaratmıştı.

Durun daha neler öğreneceğiz, daha bitmedi ki inanılmaz güzel detaylar var ya çıldırırsınız.
Bir cismin kimyası bize inanılmaz şeyler anlatabilir. 3I/ATLAS’a baktığımızda, onun taş, metal ve gaz karışımı bir cisim olmadığını, bir hafıza olduğunu hissediyorum. Bir cismi anlamak demek, sadece ne kadar büyük veya hızlı olduğunu değil, hangi koşullarda doğduğunu da anlamak demek.
Spektroskopik gözlemler onun yüzeyindeki minerallerden, komasındaki gaz ve tozun kimyasına kadar birçok veri sundu. Yüzeyden yansıyan güneş ışığı orta derecede kırmızıydı, yani spektral eğimi %16–18 civarında. Bu, D-tipi asteroitlere ve ‘Oumuamua’ya benziyor ama tam olarak aynı değil. Çünkü bu kızıllığın kaynağı yüzey değil; etrafındaki toz, yani koma. Daha az aktif olduğu zamanlarda neredeyse Güneş’in rengindeymiş. Demek ki bu renk, yolculuğun tortusu.
D-tipi asteroit” dediğimiz şey, Güneş Sistemi’nin en dış bölgelerinde dolaşan, çok koyu renkli ve karbon açısından zengin gökcisimleri sınıfı. Biraz açayım: Astronomlar asteroitleri, yüzeylerinin yansıttığı ışığın rengine ve parlaklığına göre sınıflandırır. “D-tipi” olanlar, neredeyse kömür gibi koyu ve kırmızımsı tonlardadır. Yüzeylerinde organik moleküller, karbon bileşikleri ve su buzunun kalıntıları bulunur. Işığı çok az yansıtırlar, yani oldukça mattırlar — tıpkı yanmış toprak gibi.
Bu tür asteroitlerin çoğu Jüpiter’in ötesinde, yani Güneş Sistemi’nin “soğuk arka sokaklarında” yaşar. O yüzden 3I/ATLAS’ın rengi D-tipi asteroitlere benziyorsa, bu bize onun Güneş Sistemi’nin dışındaki soğuk, karanlık bir bölgeden gelmiş olabileceğini düşündürür.
Bu arada D-tipi asteroitlere biraz bakınca ne buldum biliyor musunuz? İçlerinde karbon temelli organik bileşikler bulunabiliyormuş; bu da onların yaşamın yapı taşlarını Dünya’ya taşımış olabileceği fikrini güçlendiriyor. İnanabiliyor musunuz? Aşağıya okuduğum çalışmaların linklerinden bırakıyorum.

Omuamua’da yani ilk kez yıldızlar arası ziyaretçi gelince onun yapay olduğu iddasını, sonrasında Atlas için de benzer iddaları ortaya atan bir Profesör var: Avi Loeb.
Loeb’in notlarında başka bir şey dikkatimi çekti: 3I/ATLAS, polarizasyon açısından diğerlerinden farklı. Bu, ışığın toz tanelerinden saçılma biçiminin diğer kuyruklu yıldızlardan farklı olduğu anlamına geliyor. Negatif bir polarizasyon anomalisi var. Bu tozlar, başka türlü bir maddenin ürünü olmalı. Belki de hiç tanımadığımız bir sistemde, bambaşka sıcaklıklarda oluşmuşlardı.
Polarizasyon, Basitçe: Işık dalgalardan oluşur, tıpkı deniz dalgaları gibi. Normalde bu dalgalar her yöne titrer — yukarı-aşağı, sağa-sola, çapraz… yani karmakarışık. Ama bir yüzeyden yansıdığında ya da belirli bir maddeden geçtiğinde, dalgalar tek bir düzlemde titremeye başlar. İşte bu, polarizasyon dediğimiz şey. Günlük hayatta nerede karşımıza çıkar biliyor musun? Güneş gözlüklerinde! Polarize güneş gözlükleri, göl ya da araba camı gibi yüzeylerden gelen parlamayı azaltır çünkü o yansıyan ışık belli bir düzlemde titreşir.
Astronomideyse biz bu olayı gök cisimlerinden gelen ışığı incelemek için kullanırız. Işığın nasıl polarize olduğuna bakarak o ışığın hangi toz tanelerinden, gazlardan ya da yüzeylerden yansıdığını anlarız.
Negatif polarizasyon anomalisi” yani ışığın nasıl yansıyıp titreştiğiyle ilgili. Normalde, Güneş’ten gelen ışık bir kuyruklu yıldızın toz tanelerine çarptığında bu ışık polarize olur — yani belirli bir yönde titreşmeye başlar. Ama bazen, özellikle de ışık doğrudan kaynağa doğru geri saçıldığında, yani Güneş’ten gelip toza çarpıp neredeyse aynı doğrultuda geri döndüğünde, iş tersine döner: Polarizasyon negatif çıkar. Yani ışığın titreşim yönü, beklenenin tam tersi yönde olur.
İşte “negatif polarizasyon anomalisi” dediğimiz şey bu: 3I/ATLAS’ın yansıttığı ışık, alışılmış kuyruklu yıldızlardaki gibi değil; ters yönde polarize olmuş. Bu, bize şunu söylüyor: toz taneleri ya farklı büyüklükte ya farklı yapıda ya da farklı bir kimyasal bileşime sahip.

Gaz analizleri de oldukça çarpıcı. Başta ne suyun izleri (OH) ne de karbonlu bileşiklerin habercisi olan siyanür (CN) görünmedi. Ama zaman geçtikçe bu moleküller birer birer ortaya çıktı. Keck ve JCMT gibi dev teleskoplar sonunda hidrojen siyanür (HCN) molekülünü de yakaladı. Her saniye dört katrilyon molekül, bir rüzgâr gibi uzaya savruluyordu.

En başta bahsettiğim o nikel–demir farkı var ya, işte sonra VLT teleskobuyla yapılan yeni gözlemlerle demir de tespit edildi. Nikel baştan beri görünüyordu ama demir ancak Güneş’e yaklaştığında ortaya çıktı. Bu da yüzey ısındıkça bileşimin değiştiğini gösteriyor. Nikelin miktarı demire göre beklenenden çok daha fazlaydı. Bilim insanları bunun, metal bileşiklerinin farklı sıcaklıklarda süblimleşmesinden kaynaklanabileceğini düşünüyor. Yani cisim ısındıkça içindeki bazı maddeler sırayla serbest kalıyor.

Bir başka ilginç şey de Hubble’ın gördüğü “anti-kuyruk.” Normalde kuyruklu yıldızların kuyruğu Güneş’ten uzağa doğru uzanır, ama bunda tam tersi. Bilim insanlarına göre, karbondioksit (CO₂) gazı güçlü biçimde süblimleşince yani anidan buharlaşırsa, büyük su buzlarını geriye savurmuş olmalı. Böylece bu ters yönlü yapı ortaya çıkmış.
Son olarak, Cordiner’in ölçümlerine göre gaz bulutunun sadece %4’ü sudan oluşuyor. Güneş Sistemi kuyruklularında bu oran genelde çok daha yüksek. Bu da 3I/ATLAS’ın doğduğu sistemde su az, ama CO ve CO₂’un bol olduğunu düşündürüyor. Kısacası, 3I/ATLAS bize bir yıldız sisteminin iklimini taşıyor. Suyun az olduğu, ama uçucu buzların bol olduğu, soğuk ve uzak bir yerin.

Ama nereden yani?
3I/ATLAS’ın nereden geldiğini anlamak istiyorsak, önce nasıl hareket ettiğine bakmamız gerekiyor. Yani yörüngesine de bakmamız gerekiyor. Çünkü astronomik bir cismin nereden geldiğini en çok onun hareketi anlatır.
Güneş Sistemi’ne girmeden önceki hızı, yani buna sonsuzdaki hız diyoruz: 58 km/s, ve geliş yönü, bize hangi yıldız popülasyonundan doğduğunu gösterebilir. Bilim insanları bu hareketi incelemek için Avrupa Uzay Ajansı’nın Gaia uydusundan alınan verileri kullandı. Hatırlıyor musunuz? “Google map” projesi 🙂
Hopkins ve ekibi (2025) bu modeli kullanarak 3I/ATLAS’ın kinematiğini analiz etti. Sonuçlar ilginçti: cismin genel hızı normal görünse de, dikey bileşeni (W bileşeni) — yani Galaktik düzleme göre yukarı-aşağı hareketi — çok yüksekti. Bu da onun ana yıldız akımlarının dışında, dinamik olarak “sıcak” bir popülasyondan geldiğini gösteriyor. Yani muhtemelen yaşlı, metal açısından fakir bir yıldız sisteminden kopmuş.
3I/ATLAS, galaksimizin genç, düzenli bölgelerinden değil; eski, dağınık, ağır element bakımından fakir bir bölgesinden geliyor.
Model, köken yıldızının yaşını 7.6 milyar yıldan daha fazla tahmin ediyor; bu da onu Güneş Sistemi’nden neredeyse üç milyar yıl daha yaşlı yapıyor. Ama burada bir tuhaflık var: Bu kadar eski ve hızlı cisimlerin genelde su bakımından zengin olması beklenir. Fakat 3I/ATLAS neredeyse kuru sayılır — su oranı sadece yüzde 4. Ya modelin varsayımları yanlış, ya da bu cisim gerçekten alışılmadık derecede ‘kurak’ bir sistemde doğmuş olmalı.

Sonuç ❤
Ve işte, en baştaki soruya geri döndük. Günlerdir herkesin konuştuğu o kuyruklu yıldız, yani 3I/ATLAS, gerçekten de konuşmaya değerdi bence.
Ve bilimin aydınlattığı gerçekler bilim kurgu filmlerinden da inanılmaz ama hepsinin etkileyicibir açıklaması var!
Gökyüzü, biz farkında olmasak da kendi tarihini yazmaya devam ediyor. Şili’de, And Dağları’nın eteklerinde, Vera Rubin Gözlemevi’nin dev aynası yavaş yavaş gökyüzüne çevriliyor. Işığı topluyor, sessizliği dinliyor. Belki bir gün o da, 3I/ATLAS gibi bir yıldızlararası yolcuyu yakalayacak. ESA’nın Comet Interceptor görevi de orada, bir sonraki cismi bekliyor; sabırla, tıpkı biz insanlar gibi.
Bazen düşünüyorum: Evren bize bu cisimleri neden gönderiyor? Belki sadece hatırlayalım diye — merak etmenin, sormanın, bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu. Vera Rubin bunu yıllar önce söylemişti:
“Bir sarmal galakside karanlık madde ile ışık maddesi oranı yaklaşık onda birdir. Bu muhtemelen bilgisizliğimizle bilgimiz arasındaki oranın da iyi bir göstergesidir. Anaokulundan çıktık, ama henüz üçüncü sınıftayız.”
Bilim bu yüzden güzel. Çünkü büyüdüğümüzü sanarken, aslında hâlâ sorular sormayı yeni öğreniyoruz. Ve belki de evrenin bize anlatmak istediği şey tam da bu: öğrenmenin hiçbir zaman bitmediği…

Yazan: Merve Biçmen
Düzenleme: Belkıs Garip, Dr. Sinan Kefeli

Kaynaklar:
https://arxiv.org/pdf/2509.26053
https://arxiv.org/html/2408.02739v5
https://arxiv.org/html/2402.04904v2
https://arxiv.org/html/2507.02757v3
https://arxiv.org/html/2507.05226v2
https://arxiv.org/html/2507.05252v3
https://arxiv.org/html/2507.05318v3
https://arxiv.org/html/2507.05881v2
https://arxiv.org/html/2507.07312v3
https://arxiv.org/html/2507.08111v2
https://arxiv.org/html/2507.12213v1
https://arxiv.org/html/2507.12213v2
https://arxiv.org/html/2509.07678v1
https://arxiv.org/html/2509.07771v1
https://arxiv.org/html/2509.08792v1
https://arxiv.org/html/2509.21408v1
https://arxiv.org/html/2509.26053v1
https://arxiv.org/html/2510.02817v1
https://arxiv.org/html/2510.11779v1
https://arxiv.org/html/2510.13222v1

Subscribe

Enter your email below to receive updates.